www.medimagazin.com.tr, 01.06.2011

Tek kutuplu ve küreselleşmenin olduğu günümüz dünyasında insan hakları ihlalleri olarak, ırkçılık, işkence ve derin yoksulluk gibi kavramların yanında ülkemiz özelinde yeni bir kavram eklenmişe benziyor. Bu kavram AIDS’tir.

Nisan ayının 28’inde Hürriyet Gazetesi’nde Aysel Alp imzalı çıkan ‘Kondoma gerek yok, çünkü Türk’üm’ başlıklı yazıda; AIDS riski yüksek inşaat işçileri, kamyon şoförleri, denizciler ve turizmciler olmak üzere 1239 denekle anket temelli araştırma sonuçlarının endişe verici boyutta olduğu belirtilmiştir. Gazete haberine göre; AIDS’ ten korunmada özellikle kondom kullanıp kullanmadığı sorusuna verilen ‘Gerek yok, ben bir erkeğim, Türk’üm ve bizim kondom kullanmaya ihtiyacımız yok’ yanıtı ile Türkiye’de yaşayan belli sosyal grupların 30 yıl sonra bile (AIDS olgularının ilk çıkışı 1981) AIDS gibi sonucu kesin ölümle biten ve üstelik toplumsal yaşamda sosyal ilişkiler (tecrit, dışlama vb) tahribatı yüksek bir enfeksiyon hastalığı konusunda bilinç ve eğitim düzeylerini göstermesi bakımından çok ilginç sonuçlar içermektedir. Bu haberle birlikte bu haberden dört gün önce 24’ünde Akşam Gazetesi’nde Ercan Öztürk imzalı çıkan bir diğer haber ise ülkemizde HIV( İnsan İmmun Yetersizlik Virusu) pozitif taşıyıcılar yada bu hastalıktan ölmüş insanlara karşı  devletin resmi görevlileri ve toplumun yaklaşım tarzı konusunda kör kütük cehaletin, bilgisizliğin ve eğitimsizliğin içinde olduğunu, en önemlisi bu insanların yaşarken de, öldükten sonra da çok ciddi olarak bir insan hakları sorunu ile karşı karşıya kaldıklarını göstermektedir.Akşam Gazetesi’nin söz konusu ‘Bu hikayede pozitif olan tek şey HIV’ başlıklı haber yazısına göre; İstanbul Esenyurt bölgesinde yaşayan, 60 yaşında, AIDS’ ten hayatını kaybeden bir kadının (AY) ölüm sonrası defin işlemleri sürecinde devletin Belediye, Polis, Mahalle Muhtarlığı ve Mezarlıklar Müdürlüğü gibi resmi kurumlarında çalışan görevlilerin bu kişiye yaptığı uygulama ve yaklaşım tarzları ibret verici şekilde bir insan hakları sorununu tekrar gündeme getirmiştir.

Basında çıkan bu iki haberden ‘Kondoma gerek yok, çünkü Türk’üm’ başlıklı haberde belirtildiği üzere elde edilen anket sonuçları; Türkiye gibi sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yönden halk kesimlerinde derin uçurumlara bağlı olarak özellikle cinsel temasla bulaşan enfeksiyon hastalıklarından korunma konusunda eğitim ve bilinç eksikliği ile birlikte, Türkiye’ye özgü cinsel açlığın ilişki (kadın-erkek ilişkisi) yönünden çok ciddi boyutlarda problemin olduğu açıkça görülmektedir. Bunların ötesinde Doğu Avrupa ülkelerinde siyasi çözülmeye bağlı olarak bu ülkelerden seks işçilerinin ülkemize yoğun bir şekilde gelmeleri de bu sorunun bir başka boyutudur. Her ne olursa olsun AIDS virusunun bulaşından korunma yolları net olarak bilinse de, bu sorun ülkemiz için bir kanayan yara olup, küreselleşen dünyada internetle birlikte sosyal medyanın (Facebook, Twitter) getirdiği yoğun iletişim ve bilgi ağının ülkemiz sosyoekonomik ve sosyokültürel düzeyi düşük bazı halk kesimlerine halen etkin bir şekilde kullanılmadığı söylenebilir. Nitekim anket araştırmasında çalışmaya alınan ve AIDS için riskli görülen grupların sosyokültürel durumu bu tespiti doğrular niteliktedir.

Gerek AIDS’den korunma konusunda alınan yanıtlar, gerekse AIDS’ten ölen kişilere karşı olan tutum ve uygulamalar bu iletişim çağında halen ülkemizdeki birçok halk kesiminin cehaletin kıskacında olduğunu göstermesi bakımından düşündürücüdür. Ancak devletin resmi kurumlarından olan Belediye, Polis ve Muhtarlıktaki görevlilerin AIDS’li bir hastaya ölüm sonrası defin işlemleri sırasında yaptıkları uygulamaların vardığı nokta ise oldukça tehlikeli, bir o kadarda önyargı ve bilgisizlik boyutu oldukça endişe vericidir. HIV taşıyıcısı yada AIDS hastası olan kişilerin normal sosyal yaşamda iken insan hakları bakımından ne kadar negatif ayrımcılığa maruz kaldıklarının, yaşamlarını ne kadar zor sürdürdükleri tarafımca açıkça bilinmektedir (bu kişilerin laboratuvar tanısı konulduğu SEROLOJİ/ELISA laboratuvarında 25 yıllık deneyimle bunu rahatlıkla söyleyebilirim). Üstelik virus bulaştırıcılığı neredeyse sıfıra inmiş ve ölmüş insanın ölümü sonrası başkaları tarafından maruz kaldığı muamele, AIDS hastalığının bırakın canlı iken, ölüm sonrası bile bir İNSAN HAKLARI sorunu olduğu gerçeğini tokat gibi topluma vurmaktadır.2003 yılında İzmir’de bir ilköğretim okulunda HIV taşıyan bir öğrencinin (YO)  ailesinin gerek okul çevresinde gerekse yaşam çevrelerinde karşılaştıkları durum ve beraberinde yazılı ve görsel basının bu çocuğa ve ailesine yaklaşım tarzı insan haklarını ihlal eden bir durum olmuş ve o zaman Cumhuriyet Gazetesi’nin 20 Kasım 2003 tarihli baskısında ‘Bir İnsan Hakları Sorunu: AIDS’ başlıklı yazımda bu soruna işaret etmiştim. O yazıda İkinci Dünya Savaşı sonrası kabul olunan ve o döneme özgü acı deneyimler üzerine gelişen ‘ İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (IHEB)Birleşmiş Milletler (BM)’in hazırladığı bir dizi anlaşma ve sözleşme ile ırkçılık, fikir özgürlüğü, yurttaşlık hakları ve işkence gibi insanlık onurunu ve yaşamını ilgilendiren konuların ele alındığını belirtmiştim. Bunun BM, IHEP’nin 21.maddesinin ilk bendinde aynen şöyle der: ‘Tüm insanlar özgür, insanlık onuru ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdan sahibidirler ve birbirlerine kardeşlik duygularıyla yaklaşmalıdırlar’. İkinci maddesi de ‘Herkes ırk, renk, cins, din, politik ya da herhangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varsıllık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetmeksizin bu bildiride açıklanan tüm haklardan, tüm özgürlüklerden yararlanabilir.’

İHEB’in birinci ve ikinci maddesi ‘ne olursa olsun tüm insanların eşit ve özgür olduklarını, öbür kişilerin mağdur kişiye insanlık onuru çerçevesinde davranmaları, gerçekten ayrım yapılmaması gerektiğini, mağdur kişinin eğitim, öğretim ve sosyal insan ilişkileri kurabilme özgürlüklerinden yararlanması gerektiğini kesin bir dille bildirmektedir.’

‘İstanbul gibi metropol bir şehrin Esenyurt bölgesinde yaşanan AIDS’li kişinin ölümünden sonraki gelişmeler 2003 yılından bu yana ülkemizde bir arpa boyu yol alınmadığını ve halkın bu sorununun giderek derinleştiğini gösterdiği için bu yazıyı tekrar kaleme almak gereği doğmuştur ve bu konunun uzmanı olarak halen eğitim ve bilinçlendirme hususlarında görevimizi yeterince yerine getirmediğimizi düşünmekteyim. HIV’in bulaş yolları, virus taşıyıcılarına ya da  AIDS hastalarına yaklaşım tarzı ve AIDS’den ölüm sonrası uygulanacak usuller konusunda en başta resmi kurumların ve halkımızın yeterli bilgiye sahip olmamasının sonucu, canlı ya da ölü olsun bu sorun neredeyse İnsan Hakları sorunu haline gelmiştir.

Günümüzde, ölümcül hastalık olan boyutundan önce toplumsal yaşamda aşağılama, soyutlama ve toplumsal linçlere kadar varabilen bu sosyal problem karşısında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve ABD’de CDC (Centers of Control Disease and Prevention-Hastalık Kontrol Merkezi) yayımladıkları rehberlik bilgilerinde bu hastalığın insan hakları, kadın ve çocuk boyutuyla ilgili konularına açıklık getirmeye çalışmaktadırlar. Ülkemizde de AIDS’le savaşım dernekleri, üniversiteler, TC Sağlık Bakanlığı ancak Dünya AIDS gününde (1 Aralık) ulusal, görsel ve yazılı medyada belirli ölçülerde yer alarak sorunları aktarmaktadırlar.

Yılın diğer zamanlarında eğitim ve bilinçlendirmeye yönelik programlar ne yazık ki, sansasyonel olumsuz olayların dışında mümkün olamamaktadır (Bu belki de bu hastalığın tanısı ve tedavisi ile uğraşan bizlerin eksikliği).

BM AIDS programı (UN AIDS) ‘İnsan Hakları, AIDS ve yasalar’ ile ‘İnsan Hakları kadın ve HIV/AIDS’ başlıklı yazılarında bu sorunun ciddi boyutlarıyla gündemde olduğunu bildirmekte, sorunları ve çözümlerle ilgili yaklaşımları www.who.org sayfasında bildirmektedir.HIV/AIDS’le yaşayan insanların temel insan hakları (ayrımcılığa uğramama, eşit korunma, özel yaşam, hareket özgürlüğü, çalışma, eğitim hakkı, sağlıklı bakım, sosyal güvenlik gibi) bilinen ya da tahmini olarak ön görülen HIV/AIDS yüzünden ihlal edilmektedir. 1998 yılında UN AIDS ile OHCHR (Office of the United Nations High Commissoer for Human Rights- Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komisyonu) belirtilen sorunların ışığı altında çözüm olarak 12 ilke kararı almışlardır. Bunlardan ülkemizde yaşanan problemle ilgili olarak dikkati çeken çarpıcı kararlar şöyledir:

-5.madde:Ülkeler; anti-ayrımcılık ve diğer koruyucu hükümleri kuvvetlendirip yasallaştırmalıdırlar (Özellikle HIV/AIDS ile yaşanan duyarlı gruplar için).

-8.madde:Ülkeler; toplumda kadın, çocuk ve sosyal ve psikolojik olarak incinebilecek kesimleri ön yargı ve eşitsizlikten korumak için uygun bir ortam sağlamalıdır.

-9.madde:Ülkeler HIV/AIDS ile ilgili ayrımcılık ve rezil etme davranışlarını değiştirecek eğitim ve medya programları ve yaratıcı eğitimin daha geniş şekilde uygulanması sağlanmalıdır.

Gerek 2003 yılında İzmir’de yaşanan Y.O. olayı, gerekse 2011 yılında İstanbul Esenyurt’ta yaşanan A.Y olayının ışığı altında; bu kişilere dönük toplumsal (yakın çevre, iş ortamı, medya) yaklaşım tarzlarını değiştirmezsek ve en önemlisi devletin resmi kurumlarında çalışanların bu tür hastalara karşı hem yaşamları süresince hem ölüm sonrasında insan haklarına saygılı uygulama içinde olmamaları halinde, son yıllarda ülkemizde zaten basın ve fikir özgürlüğü, uzun tutuklama süreleri gibi konularda pek parlak olmayan insan hakları ihlalleri yeni bir dosyanın yani AIDS’li hastaların İnsan Hakları dosyasının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin gündeme gelebilecek ve ülkemizin ödemeye mahkum olacağı yeni tazminat dosyalarının sayfaları açılabilecektir.

Sonuç olarak;basına yansıyabilen 2003 yılında İzmir’de ve 2011’de İstanbul’da yaşanan veya basına hiç yansımayan dramatik ve bir o kadarda endişe verici AIDS hastalarıyla ilişkili olayların hiç yaşanmaması için İnsan Hakları’na dayanan bir yaklaşım tarzı tüm toplum katmanlarına ve özellikle başta devletin resmi kurumlarında çalışanlarda egemen kılınmalıdır. Gerek sosyal yaşantıların gerekse ölüm sonrasında AIDS’li hastalara dönük negatif ayrımcılığa sebep olabilecek davranışlardan kaçınılmalı ve bu doğrultuda ivedilikle başta yazılı ve görsel medya ve üniversitelerin eğitim ve bilinçlendirme hususlarında ayrıca bu tür hastalıklara hizmet verebilen devletin sağlık, eğitim ve adliye gibi kurum çalışanlarına davranış ve yaklaşım tarzı konularında birçok görevin düştüğüne inanıyoruz. Kısacası, kişi HIV pozitif taşıyıcı ya da AIDS hastası olsun yaşamının son anına kadar sosyal bir varlık olarak insanca bir yaşam şeklini ve muameleleri hak ettiği gibi ölüm sonrası da diğer insanlardan farklı bir tutum ve davranışla muhatap olmamalıdır.

Prof. Dr. Bekir S. KOCAZEYBEK

İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

 

http://www.medimagazin.com.tr/ana-sayfa/okuyucudan/tr-turkiyede-cehalet-kiskacinda-bir-insan-haklari-sorunu-aIds-1-79-35468.html

Medyatava, 31 Mayıs 2011

Neslihan Acu yazdı. Seçim öncesi yeri göğü tutan porno söylemleri… İnternet eşittir porno, porno eşittir seks denklemlerinin gerisindeki hesaplar…Ümit Boyner’in yerinde cevabı.. Ertuğrul Özkök’ün sıradan sıradışılığı.

Seçim öncesi memlekette bir porno muhabbetidir gidiyor.

İktidar partisinin muhtelif isimleri “bakın biz ne kadar da ahlaklıyız,dinimize bağlıyız, düzgünüz” mesajları vermek adına, ayrımcılığın ve antidemokratlığın alasını yapıyorlar.

Zırcahil belledikleri halkın tribünlerine oynuyorlar. Seçmene, kendileri dışında herkesi dinsiz, ahlaksız, pornocu gösterme yarışındalar.

Tuttukları bu yolun ne kadar tehlikeli bir yol olduğunun, insanları nasıl böldüğünün, birbirine düşman ettiğinin farkında değiller mi peki? Farkındalar ama aldırmıyorlar. Seçimi kazansınlar da ne olursa olsun.

Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın Ümit Boyner’e yönelik sözleri yenilir yutulur cinsten mi mesela? “Ümit Boyner ya da onun gibiler iktidara gelirse porno sitelerini serbest bırakırlar”

Bu nedir böyle? Bu resmen tahrik etmektir.

Neyse ki Ümit Boyner gerekli cevabı verdi. Hem de çivi gibi sözlerle. “Paralar gelsin ama gazeteciler hapiste olsun, töre cinayetleri devam etsin… Kimsenin vicdanı bunu kabul etmiyor!

Aynen öyle! Ekonomiyle iş bitmiyor. Ki, onun nasıl bir ekonomi olduğu çok tartışılır.

 

İnternet, seçim öncesi sakız oldu bunların ağızlarında. Çünkü yeni farkına vardılar… Her türlü muhalefeti bastırabiliyorlar ama internetin çenesini kapamak biraz zor. İsteyen istediğini yazıp söylüyor sanal platformlarda.

E n’aptılar bu durumda? İnternet eşittir porno söylemine dayandılar.

Her yanda bir porno, bir seks lafı döndürüyorlar.

İçki düşmanı söylemleriyle, içkiyle hiç arası olmayanları içki savunucusu haline getirmişlerdi.

Şimdi aynı durum porno’da oluyor. Demokrasi adına herkes pornoyu savunmaya başladı.

Bir kere “porno eşittir seks” olayından yola çıkıyorlar ki, tam sakat bir çıkış!

Seks doğaldır, sağlıklıdır. Kötü bir şey değildir.

Porno ise tamamen başka bir şey. Bir sektör. Eleştir istediğin kadar ama dünya böyle bir yer! Porno da var, savaş da var, insanlar birbirlerine her türlü kötülüğü yapıyorlar, öldürüyorlar! Açlık da var, sefalet de var, her bir halt var.

 

Bu ülkede de her şey var. Porno filmler burada da çekiliyor, burada da insanlar birbirlerini boğazlıyor, kesiyor. Ahlaksızlık bu topraklarda da bol miktarda mevcut.

Ama iktidar partisinin siyasetçilerine bakarsanız, kötülük hep dış dünyada!

İki laflarından biri de ahlak! Ahlaklı olmayı biz sizlerden mi öğreneceğiz?

İkide bir ateistlere laf çakanlardan mı?

Aleviliği, ateistliği, pornoyu, seksi, ahlaksızlığı bir kaba koyup servis yapanlardan mı?

Benim için asıl ahlaksızlık insanları sindirmek, korkutmak, siyasi rant sağlamak, doğanın canına okumak!

Kimin neye inandığı ya da inanmadığı beni hiç ilgilendirmiyor.

Kimin porno seyrettiği de beni hiç ilgilendirmiyor.

Ama yazık ki, zır cahil bırakılmış insanlarla dolu bir ülkedeyiz.

Köşe yazarlarını halka “size göbeğini kaşıyan adam diyorlar, bidon kafa diyorlar” şeklinde şikayet edenlerin, oy için açıktan açığa o halkın cehaletine oynamaları ne pişkinlik.

Bu mu ahlak?

Yobazlıktan zaten insanlığını kaybetmişlere daha da fazla yobazlık, hoşgörüsüzlük, karanlık vaat etmek!

 

Ertuğrul Özkök

 

Ertuğrul Özkök’ün son röportajında söylediklerine herkes bir şekilde tepki verdi. E, haklılar. Mini etekle namaz kılmak ya da türban takıp şarap içmek gibi öneriler saçmalığın dik alası. Bir de bunları “değişik fikirler” olarak sunmaya çalışması, cesaret olarak takdim etmesi, olayın üstüne tüy dikiyor.

Durum öyle olsa, Nihat Doğan ciddi ciddi kanaat önderimiz, guru’muz olurdu.

Ama benim kafama takılan şey başka.

Ertuğrul Özkök’ün bu lafları patavatsızlıktan söylediğine inanmıyorum. Bazı şeyleri söyleyemediği için bunları servis yapıyor olmalı.

 

Bence asıl cesaret, şunları dile getirmesi olurdu:

Bu ülkede artık neden “ben dine inanmıyorum” denilemiyor?

Mini etekli kadınlar neden “aslında içlerinde bir yerde dindar olduklarını” vurgulamak zorunda kalıyorlar?

Türban eleştirisi yapacak insanlar neden söze “aslında benim ninem de başını örterdi” şeklinde başlama ihtiyacı duyuyorlar?

Oruç tutmayanlar bile neden Ramazan aylarında tutuyormuş gibi davranmak zorunda kalıyorlar?

Yan yana iki mekanda, birinde klasik müzik/pop/caz vs konseri, diğerinde dua varsa, neden sesini kısmak zorunda olan konser oluyor?

 

Yani şunu demek istiyorum.. Ertuğrul Özkök güya aykırı görünmek istiyor ama bunu isterken bile “din”i toplumun temeline yerleştiriyor. Toplumun dönüştürüldüğünü kafadan kabullenmiş durumda. E bu durumda ne olacak? Mini etek giysin ama namaz da kılsın! Türban taksın ama şarap da içsin!

Özkök bu tür fantezilerle uğraşacağına, herhangi bir dine inanmama özgürlüğünden söz etseydi, işte o zaman aykırı olurdu, farklı olurdu.

Malum, artık bu tür özgürlüklerden söz edilemiyor.

 

NESLİHAN ACU

neslidost@gmail.com

 

 

 

Cumhuriyet, 31 Mayıs 2011

Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) tarafından düzenlenen Engellilik Konusundaki Önyargılar ve Etkileri Paneli, Alba Otel’de gerçekleştirildi.

Çankaya İşitme Engelliler Gençlik Spor Kulübü Derneği Başkanı işitme engelli Nihat Kıhtır, ayrımcılıkla yaşamının pek çok aşamasında karşılaştığını belirtti.

Anne babasının kendisi gibi işitme engelli olduğunu anlatan Kıhtır, bazı ailelerin engelli çocuklarıyla işaret dili bilmedikleri için iletişim kurmakta zorlandığını söyledi. Bu nedenle bazı çocukların 6 yaşından sonra işaret dili öğrenmeye başladığını ve iletişim kurmakta, eğitimde başarılı olmakta zorlandığını belirtti. Bazı Avrupa ülkelerinde engelli çocuğu olan ailelere çocuğun doğumundan itibaren işaret dili eğitimi verildiğini, bunun Türkiye’de de yaygınlaşması gerektiğini kaydetti.

İşitme engellilerin istihdamda sıkıntı yaşamasını da eleştiren Kıhtır, duymayanların istihdamının önündeki engelin engelsizlerden kaynakladığını söyledi. İşitme engellilerin devrik cümle kullandığı için pek çok iş yerinde engelsizlerin alay hatta küfre kadar varan ayrımcılıklarıyla karşılaştıklarını belirten Kıhtır, ayrımcılıkların son bulması için farkındalık eğitimlerinin önemine dikkati çekti.

Eğitici görme engelli Lütfiye Kelleci Birer ise toplumda sadece engellilerin değil tüm dezavantajlı grupların ayrımcılığa maruz kaldığını söyledi. Özellikle çocuk yaştaki ayrımcılığın daha etkin ve kalıcı olduğunu ifade eden Birer, engelli çocukların kendilerine farklı davranılmasına ne kadar erken yaşta karşılaşırlarsa engelliliklerini o kadar erken benimsediklerini anlattı. Birer, bu nedenle kaynaştırma eğitimlerinin önemini vurguladı.

Bazı velilerin çocuklarının sınıfında engelli çocuk istemedikleri için şikayette bulunduklarını belirten Birer, AÇEV’in ebeveynlere yönelik eğitimlerinde bu konunun işlenmesi gerektiğini belirtti.

Eşit Haklar İçin İzleme Derneği Üyesi Nejat Taştan da engelsizlerin engellilerle evliliklerinin de toplum içinde hoş görülmediğini, bu anlamda da ayrımcılık yaşandığını söyledi.

Etnik ayrımcılıkla mücadele etmenin engellilere yönelik ayrımcılıkla mücadeleden çok daha kolay olduğunu dile getiren Taştan, engellilerin zaman zaman koruma amacıyla veya acıma duygusuyla da ayrımcılığa maruz kaldığını ifade etti. İstanbul’da bir imamın kendisine gelen ve caminin girişine rampa yapılmasını isteyen bir ortopedik engelliye ”siz zaten cennetliksiniz” dediğini anlatan Taştan, kendi babasının da engelli olduğu için onu ekmek almaya bile göndermeyerek korumaya çalıştığını aktardı.

İstihdamda da engellilere ayrımcılık yapıldığını kaydeden Taştan, engellilerin tuvalet temizlemek dışında sadece santral görevlisi olarak çalıştırıldığını savundu.

AA

Uçan Süpürge, 30 Mayıs 2011

Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği Ankara Şubesi (Ka-Der Ankara) yaklaşık 7 ay önce feminist aktivist ve akademisyenlerden oluşan bir İnceleme Komitesi’yle birlikte siyasi partilerin program ve tüzüklerini feminist perspektiften inceleme çalışmasına başladı. Bu çalışmanın yapılmasındaki temel amaç, mevcut eril siyasal yapılanmanın tanımlayıcı unsurlarından olan güç, şiddet ve ayrımcılık temelli pratiklerin, siyasi partilerin örgütlenme biçimlerini ve işleyişlerini anlamak açısından belirleyici olagelen belgelere nasıl eklemlendiğinin ve yine bu belgeler aracılığıyla yeniden üretilmelerinin altını çizmekti.

Ezgi Koçak/ Ka-Der Ankara

Çalışma sonucunda siyasi partilerin dokümanlarında patriyarkanın içselleştirildiğini, “toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, şiddetin farklı biçimlerinin (fiziksel/yapısal), cinsiyet körlüğünün, kadınların aşağılanmasının ve “erkekçe” olmayan varoluş hallerinin -cinsiyet kimliklerinin- dışarılanması/aşağılanması/görmezden gelinmesi”[2] üzerinden söylemek mümkün. Tam da bu doğrultuda, nefret, heteroseksüel olmayanı dışlama/aşağılama/barındırmama üzerinden kendisini var kılan homofobiyi siyasi parti belgelerine referansla okumak, yeniden üretilen siyasetin patriyarkal yapısının altını çizmek ve homofobik duruşla “kadın düşmanlığı” ve/ya da anti-feminist, eşitsizlikçi söylem arasındaki iç içe geçişi anlamak için oldukça önemli.

İncelenen 14 partinin (AKP, BBP, BDP, CHP, DP, EDP, EMEP, HAS Parti, İP, LDP, MHP, ÖDP, TKP, Yeşiller Partisi) program ve tüzüklerinde farklı biçimlerde ve düzeylerde de olsa kimi zaman apaçık kimi zaman gizli homofobiyi görmek mümkün. Bu durum, incelenen partilerin pek çoğunda doğrudan eril değerlerle bezeli bir dilin egemen olmasının dışavurumu olarak nitelendirebileceğimiz “heteronormatif” -yani heteroseksüel değerlerin normal kabul edildiği- yapıya referansla açıklanabilir. Somutlamak gerekirse, belgelerde heteroseksüel değerlerin normal kabul edilmesi; heteroseksüellik dışında diğer iki cinsel yönelimi -eşcinsellik ve biseksüellik- tamamen göz ardı etmek; farklı kadınlık hallerini dışlamak/görmezden gelmek -yani “kadın”ı yalnızca biyolojik cinsiyeti üzerinden tanımlamak- ve “eşit olma” durumunu biyolojik iki cinsiyet olarak kadın ve erkeğin eşitliğine indirgemek üzerinden karşımıza çıkmaktadır.

Heteronormatif söylemleri, ağırlıklı olarak parti programlarındaki “Aile” başlığında heteroseksist aile kurumunun korunmasına yönelik ifadelerde görmek mümkün. Daha çok muhafazakâr (eğilimli) partilerin programlarında karşımıza çıkan ve patriyarkal bir yapı üzerinden okunabilecek olan “aile” kurumuna olan vurgu, birincil olarak eşcinsel birliktelikleri dışlarken, diğer taraftan kadının ev içinde yeniden üretim aracı olarak tanımlanmasına ve kadına yönelik geleneksel aile içi rollerin meşrulaştırılmasına dayanak sağlamaktadır. Bu tanımlama içerisinde kadın, “yeni nesiller yetiştirmede birincil etkin kişi” ve/ya da patriarkal değer ve sorumlulukları yeni nesillere taşıma görevinin atfedildiği bir cinsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunların yanı sıra, siyasi parti belgelerinde “güçlü aile” başlığında “genel ahlâk kurallarına riayet edilmesi” vurgusu sık sık görülmektedir. Bu durum, bizi doğrudan LGBT bireylerin yok sayılmasının/aşağılanmasının/dışarılanmasının ve cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri nedeniyle eşcinsel, biseksüel ve trans bireylere yönelik nefret söylemlerinin ve cinayetlerinin kaynağını oluşturan genel ahlâk kurallarının tahkimine ve homofobinin meşrulaştırılmasına götürmektedir.

Tam da bu noktada DP ve BDP üzerine daha ayrıntılı konuşmakta fayda var. Bu iki parti, bir taraftan patriyarkal “aile” yapısının korunmasına vurgu yaparken diğer taraftan da cinsel yönelim ayrımcılığı meselesini programlarına koymaktadırlar. BDP’nin gerek programında gerek tüzüğünde feminist ilkelerin büyük bir kısmını görürken, patriarkal yapının izlerine de rastlamak mümkün. BDP, programında “kişinin cinsel yönelimlerinden dolayı dışlanmasına ilişkin yasalarda var olan baskıcı ve ayrımcı hükümler kaldırılacak, buna dönük uygulamaların önüne geçilecektir.” derken, diğer taraftan da geleneksel aile yapısını “cinsler arası dayanışmanın bir zamanlar var olduğu” bir kurum olarak düşünmekte ve aile kurumunun geçirdiği değişimden rahatsız olduğunu dile getirmektedir (bkz. BDP Programı, “Aile ve Sosyal Hizmetler” başlığı).

BDP’ye benzer bir şekilde DP, programında “Türkiye’de yaşayan herkesin [...] cinsel yönelimine [...] bakılmaksızın eşit hak, özgürlük ve fırsatlara sahip olacağı bir düzeni meydana getirmeyi” taahhüt etmektedir. Diğer taraftan da, partiye üyeli kıstasları arasına “millî ve manevi değerlerimizi benimsemek” maddesini eklerken (Madde 4), parti üyelerinin diğer vatandaşlarla ilişkilenme biçimini “beşeri ilişkilerde ahlâk kurallarına dikkat etmek” (Madde 13) üzerinden kurmaktadır. Genel ve patriyarkal ahlâk kurallarını korurken cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığını yapmamayı taahhüt etmek birbiriyle çelişen yaklaşımlardır.

DP ve BDP’nin yanı sıra her ne kadar birebir cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığını engellemeye dair bir ifadeye yer vermemişse de ÖDP, “cinsiyetçi olmayan bir sosyalizm”in hedeflendiğini dile getirmektedir. EDP tüzüğünde “cinsel yönelimleri […] bir zenginlik olarak” (Madde 1) gördüğünü belirtmektedir. Buradaki “zenginlik” vurgusu, bir yandan normun dışında olmaları nedeniyle dışarılanan varoluş hallerine tedbirli bir yaklaşımı, diğer yandan milliyetçi söylemler kapsamında farklı etnisiteleri olumsuzlamayı örten “zenginlik” vurgusunu çağrıştırırken, homofobiyle mücadele açısından oldukça yetersiz bir duruşa işaret etmektedir. Öte yandan, genel olarak partilerin resmî belgeleri söz konusu edildiğinde “hiç yoktan iyidir.” Son olarak Yeşiller Partisi toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten bir perspektiften yazılmış parti belgelerine sahiptir. Tüzükte cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim ayrımcılığı yapan kişilerin partiye üye olamayacakları, bu durumu gizleyerek üye olsalar bile ihraç cezası talebiyle disiplin kuruluna verilecekleri söylenmektedir. Yine tüzükte, üyelik için cinsiyet, cinsel yönelim ayrımı gözetilmediği belirtilmiştir (Madde 5). “Çeşitliliğin Korunması,” “Demokratik, Barışçı ve Sivil Bir Topluma Doğru Anayasa” ve “Kadın” başlıkları altındaki bölümler kapsamında cinsiyetçilik reddedilmekte ve “cinsel farklılık ve çeşitlilik” tanınmaktadır.

Sonuç olarak, homofobiyle mücadeleyi “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığı yapmamak” üzerinden tek bir cümleye indirgemek, LGBT bireylerin hak mücadelesine eklemlenmekten uzak bir yerde durmaktadır. Homofobiyle mücadele, toplumsal cinsiyet eşitliğini bütün politikaların ana ekseni haline getirmek, geleneksel ahlak kurallarını sorgulamak, “aile nedir?” sorusuna yeni baştan yanıt vermek, şiddeti yapısal boyutuyla ele almak ve her türlü nefret, militarist ve milliyetçi söylemi reddetmek üzerinden gidebilecek kapsamlı bir feminist politikayla mümkündür. Dolayısıyla, siyasi partiler homofobiyle mücadelede sınıfta kalmışlardır.

 

[1] Yazıya son halini vermemde bana yorum ve önerileriyle destek veren Simten Coşar’a teşekkür ederim.
[2] Ka-Der Ankara, parti program ve tüzük inceleme raporunu kadın örgütleri, LGBT dernekleri ve program ve tüzükleri incelenen partilerin kadın kolları temsilcileriyle paylaşmak için 29 Mart 2011′de bir toplantı düzenledi. Bu maddeler, Simten Coşar’ın bu toplantı için hazırladığı sunumdan alınmıştır.

Radikal, 30.05.2011

PINAR ÖĞÜNÇ

Telefonun diğer ucunda bağımsız aday Serap Yeşiltuna. ‘Temizlik’ vaat eden Serap Hanım Kürtler şöyle olsun istiyor…

1980 doğumlu bir insan. Boyunu bosunu görmedim ama fotoğraflarda çıtıpıtı, narin bir hali var. Sarı sarı katırtırnaklarının, taze ekilmiş Kuzey Ege tarlalarının önünde duruyor. Üzerinde bu işlere yakışacağını düşündüğü mavi küçük bir ceketle köy yollarında poz vermiş. Çarşıda, pazarda, sokaklarda teyzeleri kucaklıyor, amcalarla gülüşüyor. Fotoğraflara bakıyorum, Serap Yeşiltuna isimli bu genç kadın birilerini seviyor. Yani istediğinde bunu yapabiliyor.

Balıkesir Balıkesirlilerindir 
Serap Yeşiltuna, Ulusal Parti’nin Genel Sekreter Yardımcısı, Balıkesir’den bağımsız aday. Ulusal Partililer’in Kürtler’den öğrendiği yöntemle, ‘Kürt istilasına’, ‘Kürt mafyasına’ karşı temizlik vaatleriyle seçime bağımsız giren adaylarından biri.
Kişisel web sitesi, ‘Ankara’nın taşına bak’ ezgilerine müteakip ‘Türkiye Türklerindir. Balıkesir Balıkesirlilerindir’ cümlesiyle açılıyor. En başta bunu bilelim istiyor.
Çağrısı Balıkesir’in ‘güzel, temiz, dürüst’ insanlarına… “Bu topraktan büyüdün, bu topraktan beslendin. Ama artık bu toprakta yaşayamıyor, çalışamıyorsun, aileni besleyemiyor, kendi işini yapamıyorsun! Çünkü şehrin adeta işgal altında” diyor.
Videolar var sitesinde. Yemek masalarına karşı Kürt istilasını anlatıyor. ‘Bunlar’ diye söz ediyor Kürtler’den. Kuvayi Milliye ruhunu Balıkesir’de yaşatacağı müjdesiyle alkışlar yükseliyor.
‘Sıradan vatandaş görünümlü’, ‘Türklere göre dört misli üreyen’, ‘demokrasi tuzağı’, ‘Türklerin Kürtleştirilmesi’ gibi kalıpların, birtakım rakamlarla havada uçuştuğu ‘İstila’ isimli film izlenebiliyor sitesinden. Söz ettiği istila bu.

‘Neden ırkçı değilim?’ 
Telefonda karşımda bu genç kadın var. Halimi hatrımı soruyor, seçim çalışmalarının yoğunluğundan yakınıyor, bu işin sevilmeden yapılamayacağını anlatıyor dostmuşuz gibi. Doğrudan İnsan Hakları Derneği Balıkesir Şubesi’nin hakkında yaptığı suç duyurusunu soruyorum. “PKK uzantısı bir dernek tarafından suç duyurusuna maruz kalmak onurlu bir şey” diyor ezberden. Seçim sloganlarını sıralıyor, neden ‘ırkçı’ sayılamayacağını anlatıyor uzun uzun. Gerçekten yazmasam daha iyi…
Bunu sanki kendi seçti; Kürt bir Serap Yeşiltuna’nın nasıl olacağını soruyorum. İki saniye düşünüp net veriyor cevabını: “Bir Kürt olarak doğsaydım, Atatürk’ün o güzel sözünü söylerdim: Ne mutlu Türküm diyene!” Sonra onlarca yıllık kardeşliğin nasıl oyunlarla bozulduğunu anlatıyor.
“Ne yapsınlar peki, Kürtler nasıl insanlar olsunlar sizce?”
“Federasyon, özerklik istemeyen, anadil diye tutturmayan, resmi dil Türkçe’yi kabul eden insanlar olsunlar. Kardeşçe yaşamak istiyorlarsa eğer, bu kardeşliğe saygı duysunlar.”

‘Kürtçe’nin bir grameri yok’ 
“Hiç sevdiğiniz bir Kürt arkadaşınız falan yok mu? Ne der, kırılır mı diye düşündüğünüz biri?” diye soruyorum. Bana Türk milliyetçisi Kürt esnafla münasebetlerini anlatıyor. Sanki beni hiç duymuyor.
“Bir an şöyle düşündünüz mü, ilkokula başladığınızda Türkçe konuşmanız yasak. Yeni bir dil öğrenmeniz lazım…”
Ezber devam ediyor: “Kimsenin diline yasak getirilmiş değil. Empati kuracak bir şey yok. Bunlar sonradan çıktı zaten. Mesela bir arkadaşımız Güneydoğu’nun bir yerinden üniversiteye geliyor. Okul hayatında Türkçe okumuş, Türkçe soruları çözerek oraya gelmiş. Ne oluyor? Üniversitede birileri ‘Sana Kürtçe öğretelim’ diyor. Al sana Kürtçe kitaplar… Şivesi farklı olabilir ama annesi babası zaten Türkçe konuşuyor. Kürtçe’nin yazılı edebiyatı, bir gramer yapısı yok. Olmayan bir dil yaratıyorlar ki devlet kurabilsinler. Yoksa hepsi Türkçe biliyor.”
Balıkesir, Gönen’de bir liseden Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanmış zeki bir insan. İstediğinde birilerini sevebiliyor da. Ama içi olmuş taş.
Serap Hanım yazıyı okuyup da PKK’yı anlatmaya aramayın beni lütfen. Bir insanın içi bu kadar nasıl katılaşır, ben bu kısmıyla ilgiliyim. Şaşıracaksınız ama örgüt propagandası, bizatihi kullandığınız bu dildir.

Yemekhane’de Ayrımcılık!

Posted: Mayıs 29, 2011 in Vakalar
Etiketler:,

www.medipersonel.net, 29 Mayıs 2011

Hastanesi’nde idareciler ve doktorlar için ayrı, diğer sağlık çalışanları için ayrıyemekhaneler düzenlenmesi ve bu yemekhaneler arasındaki farklılıklar hastane çalışanı arkadaşların tepkisini çekmişti.

Üyemiz olsun yada olmasın yüzlerce sağlık çalışanıbu ayrıcalıktan rahatsız olduklarını ve bu haksızuygulamanın durdurulması için çaba gösterilmesi gerektiğini sendikamızdan istemiştir.

Sendikamız ve yöneticilerimiz sağlık çalışanlarının bu haklı tepkisine kulak vermiştir. Her zamanki gibi önce yönetimle görüşülmüş, sonuç alınamayınca da bir imza kampanyasıyla bu tepkinin ne denli büyük olduğu idareye iletilmiştir. Bu çabamızı duymak, anlamak gerekirken, hastane yönetimi vesağlık müdürlüğü sorunun çözümünü SES Şube Başkanı Dr Birtürk Özkavak’ı sürgün etmekte bulmuştur.

Şimdi buradan sormak istiyoruz.

Şube Başkanımızın görev yerini değiştirerek bu sorunu ortadan kaldıracağınızı mı düşünüyorsunuz?

Sizin yöneticilik ve demokrasi anlayışınız hakkını isteyeni, görevini yapanı cezalandırmaktan mı geçiyor?

Bu kararı alarak yüzlerce hastane çalışanını yok saydığınızı görmüyor musunuz?

Sendikamız ve şube başkanımız başta olmak üzere yöneticilerimiz her zamanki gibi bu süreçte de üzerlerine düşeni yapmışlardır. Bunu yaparken de hiçbir şeyi kırmamışlardır, dökmemişlerdir.

Ancak demokrasiden, hak ve özgürlüklerden nasibini almayanlar bu kadarcık tepkiye bile dayanamamışlardır.

Yöneticiliği diktatörlük sananlar, çalışanların en ufak taleplerini bile hoşgörüyle karşılamayıp en sert tepkiyi verenler bilmelidirler ki en iyi cevabı emekçilerden alacaklardır.

Buradan il sağlık müdürlüğü ve hastane yönetimine sesleniyoruz. Tüm basın emekçileriyle birlikte her iki yemekhaneyi de gezsinler ve görüntüleri kamuoyuyla paylaşsınlar.

Yine yaptıkları bu uygulamayı sağlık çalışanlarına düzenleyecekleri bir oylamayla sorsunlar. Bizler sağlık çalışanlarının gösterecekleri tepkiye ve karara saygı duyacağız, ancak bu demokratik davranışı sizler gösterebilecek misiniz?

Sendikamız her türlü ayrımcılığa ve eşitsizliğe karşı çıkmıştır ve sağlık emekçilerinin haklı talepleri için mücadele vermiştir. Bundan sonrada vermeye devam edecektir. Bu sendikal faaliyetin karşılığı sürgün olamaz. Bu antidemokratik, baskıcı uygulamanın geri alınmasını ve Şube Başkanımız Birtürk Özkavak’ın Yunus Emre Devlet Hastanesi’ndeki görevine geri verilmesini talep ediyoruz.

Demet GÖKÇE
Eskişehir Şube Sekreteri

http://medipersonel.net/haber/yemekhanede-ayrimcilik

www.sondakika.com, 28.05.2011

Akademik Geriatri Derneği tarafından düzenlenen Akademik Geriatri 2011 Kongresi, Antalya’nın turizm bölgesi Belek’te devam ediyor

Antalya’da düzenlenen yaşlılığın bütün boyutlarıyla tartışıldığı Akademik Geriatri 2011 Kongresi’nde konuşan Kongre Sekreteri Doç. Dr. Mustafa Cankurtaran, bir soru üzerine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın 9′uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel‘in yaşını gündeme getirmesini değerlenirdi. Avrupa’da ‘yaşlı ayrımcılığı’ diye bir suç türünün ortaya çıktığını belirten Doç. Dr. Cankurtaran, “Yaş kriter değil, verimlilik kriterdir” dedi.

Akademik Geriatri Derneği tarafından düzenlenen Akademik Geriatri 2011 Kongresi, Antalya’nın turizm bölgesi Belek’te devam ediyor. Yarın sona erecek kongreye yaklaşık 800 geriatri ve iç hastalıkları uzmanı, aile hekimi, fizyoterapist ve hemşire katıldı.

Kongre kapsamında bugün düzenlenen basın toplantısında Kongre Başkanı Prof. Dr. Servet Arıoğul, 31 Aralık 2009′da açıklanan Adresi Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi verilerine göre, 72 milyon 561 bin 312 kişi olan Türkiye nüfusunun yüzde 7. 01′inin 65 yaş ve üzerinde olduğunu söyledi.

Bu yüzdelik dilimin 5 milyon kişiye denk geldiğini Prof. Dr. Arıoğul, “Türkiye, bu oranla, son bir kaç yıl içinde sınırda bir rakam olsa da, yaşlı toplumlar arasına katılmıştır” dedi.

Türkiye’de 1970 yılında toplumun yüzde 2′si yaşlı iken, 40 yıl içinde bu oranın yüzde 5 arttığına dikkat çeken Prof. Dr. Servet Arıoğul, gelecek 20- 25 yıl içinde bu oranın yüzde 9′lar düzeyine çıkmasını tahmin edildiğini ifade etti.

NAZİLLİ EN ŞANSLI İLÇE

Türkiye’de nüfus hızla yaşlanırken, Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, beklenen yaşam süresinin de arttığını kaydeden Prof. Dr. Arıoğul, 2003 yılında 70. 9 olan beklenen yaşam süresinin 2008 yılında 73. 8′e yükseldiğini belirtti.

Prof. Dr. Servet Arıoğul, Türkiye’de beklenen yaşam süresi en uzun olan yerleşim yerinin Aydın’ın Nazilli İlçesi olduğunu söyledi. İlçede 60 yaş ve üstü nüfusun toplam nüfusun yüzde 23′ünü oluşturduğunu belirten Prof. Dr. Arıoğul, nüfusun yüzde 1. 3′ünün de 90 yaş ve üzerinde olduğunu kaydetti.

ALZHEİMER HASTALIĞI

Prof. Dr. Servet Arıoğul, yaşlanan nüfusla birlikte Alzheimer hastalığının toplumsal sorun olarak ortaya çıktığını kaydetti. 65 yaş ve öncesinde yüzde 2 sıklığında görülen Alzhaimerın 65-75 yaş aralığında yüzde 6 seviyesine yükseldiğini belirten Prof. Dr. Arıoğul, 75-85 yaş aralığında hastalığın görülme sıklığının yüzde 20, 85 yaş ve üzerinde yüzde 50′ler seviyesinde olduğunu kaydetti.

Alzheimerdan korunmak için sigaradan uzak bir yaşam, orta yaşta obez olunmayacak bir diyet, haftada 2 kez balık yenebilecek Akdeniz tipi bir beslenme tarzı öneren Prof. Dr. Servet Arıoğul, hastalıktan korunmak için zihinsel, fiziksel ve sosyal aktivite içinde olunması gerektiğini belirtti.

Kongre Başkanı Prof. Dr. Servet Arıoğul, “Alkol kullanılıyorsa erkekler için günde 2 küçük kadeh, kadınlar için 1 kadeh kırmızı şarap alınabilir. Alınması halinde antioksidan etkisi nedeniyle kırmızı şarap tercih edilmesi uygun olabilir” dedi.

YAŞLILIK HASTALIK DEĞİLDİR

Akademik Geriatri Kongresi Eşbaşkanı Prof. Dr. Akif Karan ise yaşlılığın asla bir hastalık olmadığını söyledi. Birçok hastalığın belirtisinin yaşlanmanın doğal sonucu olarak algılamının doğru bir yaklaşım olmayacağını belirten Prof. Dr. Karan, “Ağrı, unutkanlık… Yaşlılara sorduğumuz zaman bile ‘normal, yaşlanma’ olarak değerlendiriyor. ‘Bu kadar unutkanlık bu yaşta olur. Dizim tabi ağrıyacak bu yaşta’ diyor. Hiçbir hastalık belirtisi normal yaşlanma olarak kabul edilemez” diye konuştu.

Yaşlılarda ilaç kullanımının günde ortalama 3 -6 adet olduğunu, huzurevlerinde kalan yaşlılarda kullanılan ilaç sayının 10′u aşabildiğini kaydeden Prof. Dr. Karan, özellikle yaşlılar tarafından sıklıkla kullanılan ağrı kesici ve romatizmal ilaçlarının ülser, mide yaraları, böbrek ve kalp yetmezlikleri gibi yan etkileri olduğuna dikkati çekti.

EVDE BAKIM MI, HUZUREVİ Mİ?

Kongre Genel Sekreteri Doç. Dr. Mustafa Cankurtaran da 10 yıl içide Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfusun 10 milyonu geçeceğini belirterek, “Büyük aileler azalıyor” dedi. Artık yaşlıların ya eşleriyle ya da yalnız yaşamayı tercih ettiğini belirten Doç. Dr. Cankurtaran, “Yaşlılar daha çok yalnız kalacak gibi. Türkiye’de 10 yıl öncesinde 5 bin olan huzurevi ve bakım evi yatak sayısı 20 bine ulaştı.

Artık, yaşlıları huzurevi ya da bakım evine bırakılırken ‘Elâleme nasıl bırakacağız?’ endişesi kırılıyor. Mecburen kırılıyor” diye konuştu. Yaşlıların da kendisini, aile içinde mutsuzluk yaratma endişesiyle, başka bir çözüm aramaya mecbur hissettiğini kaydeden Doç. Dr. Mustafa Cankurtaran, bu çözüm arasında evde profesyonel bakım hizmetlerinin ön palana çıktığını söyledi.

Doç. Dr. Cankurtaran, 5 yıl içinde evde bakım şirketleri sayısında ciddi bir artış yaşanacağını şu an bu hizmeti veren şirket sayısının 25 olduğunu kaydetti.

SPEKÜLE EDİLEN GRUP YAŞLILAR

Doç. Dr. Mustafa Cankurtaran, bireyin 60 yaş ve sonrası yaşamı için kendi ekonomik planmasını yapması gerektiğini söyledi. Türkiye’de bu planlamanın yaşlılığı sakin bir yerde geçirmenin ötesine geçemediğini kaydeden Doç. Dr. Cankurtaran, bu sürecin hem bireysel hem de devletin sorumlulukları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Yaşlıların seçimlerde speküle edilen bir grup olduğunu kaydeden Doç. Dr. Mustafa Cankurtaran, evde yaşlıya bakıma ücret ödenmesinin realize olmadığını, emekli maaşlarının sürekli gündemde olduğunu kaydetti.

Sürecin devletin geri ödeme sistemi arasındaki bağlantının 7- 8 Haziran’da ilgili tüm taraflarının katılacağı geri ödeme çalıştayında dikkate alınacağını kaydeden Doç. Dr. Cankurtaran, Sağlık Bakanlığı’nın yaşlılara yönelik özel düzenleme yapan hastaneleri ‘Yaşlı Dostu Hastane’ adıyla ödüllendirmeyi planladığını söyledi.

YAŞ DEĞİL VERİMLİLİK

Kongre Sekreteri Doç. Dr. Mustafa Cankurtaran, “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın mitinglerde 9′uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel‘in yaşını gündeme getirmesini ve eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?” şeklinde soru üzerine, Avrupa’da ‘yaşlı ayrımcılığı’ diye bir suç türünün ortaya çıkmaya başladığını söyledi.

Luis Aragones’in Fenerbahçe’in teknik direktörü olarak takımın başına getirildiğinde yaşı dolayısıyla eleştiriler yapıldığını hatırlatan Doç. Dr. Cankurtaran, Avrupa’da yaş bağlamında sarf edilen sözler nedeniyle çok ciddi eleştirilerin gündeme geldiğini söyledi. Doç. Dr. Mustafa Cankurtaran, “Yaş kriter değil, verimlilik kriterdir” dedi.

VİTAMİN EKSİKLİĞİ

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç Dr. Meltem Halil, polikliğine başvuran her 3 yaşlı hastadan birinde beslenme bozukuğunun tespit edildiğini ifade etti.

Bu oranın hastane ortamındaki yaşlılarda yüzde 65′leri, bakımevlerinde kalan hastalarda ise yüzde 85′lere ulaştığını kaydeden Doç. Dr. Halil, her yaşlının D vitamini ve B12 vitamini eksikliği açısından mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

D vitamini eksikliğinin başta kemik erimesi, kas güçsüzlüğü olmak üzere birçok hastalığa neden olduğunu belirten Doç. Dr. Meltem Halil, B12 eskikliğinin ise hafıza problemlerine, denge bozuluklarına neden olduğunu kaydetti. – Antalya (Doğan Haber Ajansı)